22 Şubat 2009 Pazar

"İngilizce Konuşamayan Sanatçı, Sanatçı Değildir."


Mladen Stilinovic, "İngilizce Konuşamayan Sanatçı, Sanatçı Değildir." 1993

Burak Delier-Kamil Şenol

Bu blog’un hedefi sanat ortamında, kendi küçük mahallemizde bir örgütlenmenin teorik taşıyıcısı olmak. Fakat her geçen gün bunun gerçekleştirilmesinin ne kadar zor ve zaman alacak bir hedef olduğunun daha fazla ayırtına varıyoruz. Bunun altını çizmemizin sebebi kendi biyografisinin ve CV.’sinin reklamını yapmaktan veya son derece ucuz ve sığ bir popüler dil kullanarak üzerinde hiç emek harcanmamış düşünce bile denemeyecek basit yargıları boşaltmaktan ileri gidemeyen sanatçı bloglarıyla aramıza bir mesafe koymak. Zira bu yazı, sanat ortamında bir marifetmiş gibi sıkça kullanılan bu magazinsel dilin tahammül edilemeyecek bir maksatlılıkla Erim Bayrı’nın jestini tartışmak için kullanılması üzerine kaleme alındı.


Her şeyden önce bu kadar Bienal odaklı bir cemaatin entelektüel değeri ve üreticiliği son derece tartışmalıdır. Eninde sonunda Bienal büyük bir gösteri ve zaten son iki bienalin şehrin yaşayan kanalları içine girmeye çaba harcamasının nedeni, bienallerin “büyük olay” olmalarından kaynaklanan aldatıcı avantajının kısıtlıyıcılığının farkına varılması ve aşılmaya çalışılmasıdır. Gazete ve dergilerin ve genel olarak sanat camiasının ilgilendiği neyin, nasıl ve kimin için yapıldığı değil, kimlerin bu büyük “dünya sahnesinde” yer aldığı, kimin uluslararası ve çok satan prestijli sanat dergilerinde boy gösterdiği, kimin kariyerinin kimin kariyerine baskın çıktığıdır. Maalesef sanat dünyamız kendi entelektüel dinamiklerini, kendi tartışma yörüngelerini oluşturamayacak kadar zayıf. Küratörleri kim olursa olsun Bienal gibi bir büyük gösterisel serginin bütün yerel dünyamızı tıka basa doldurması ve bu kadar çabaya rağmen yerel entelijansiya üzerinde hiçbir iz bırakmadan akıp gitmesi bu yüzden.


Erim Bayrı’nın sözlük atma eylemini tartışmak üzere filmi biraz geri almak istiyoruz. On sene kadar. Art-ist dergisinin yayımlanmasının tetikleyicisi olan Halil Altındere’nin performansını ve bu performansın kaynağı olan Alexander Brener ve Barbara Schurz’un o zamanlar sanat dünyası için çok açıcı olmuş çeşitli performans/eylemlerini hatırlayalım. Alternatif ve gezici bir bienal olarak tasarlanan Manifesta’nın ikincisinde Brener'in bir paneli kesintiye uğratmak için konuşmacıların sıralandığı masaya yatması, masaya “Avrupa’yı ebediyen unut” ve masanın arkasındaki fona “Neoliberal ve çokkültürcü sanat sistemini yık!” yazmaları ve daha sonra organizasyon görevlilerinin Brener’i yaka paça dışarı atmasını hatırlatmak istiyoruz. Bunları hatırlatmaktaki amacımız ne Esat Tekand’ın ticari girişimini ne Manifesta’yı ne de Brian Holmes ve Claire Pentecost’un konuşmasını birbirlerine eşitlemek değil. Dikkat çekmek istediğimiz nokta, o dönem Türkiye sanat ortamında birçok kişi için ilham verici olmuş ve güncel sanatın kendini genel sanat ortamından farklılaştırmasını sağlamış bu tür eylemeleri kınamak bugünün halet-i ruhiyesi hakkında önemli bir şey söylüyor. Uysal, kurumlarla ve salt ticaretle -Holmes’un deyimi ile galeri-dergi-müze sistemi ile- uzlaşmış, ucuz, sığ ve sinik bir dil meşrulaşmış durumda. Bize göre Erim Bayrı’nın eylemi de, Brener’in eylemi de bu tür panellerde söylenebilecek en anlamlı sözlerden çok daha fazlasını, çok daha uygun bir şekilde söylüyor.


Bu tür eylemleri kınayan veya uygunsuz bulan tutucu, sinizmin derin sularına batmış sanatçılarımız ve eleştirmenlerimizin kullandığı dil ise bu kişilerin nasıl bir konumdan söz aldığını daha açıkça ortaya seriyor. Bu dilin aynısının taşlaşmış sanat rantiyecileri tarafından on sene önce Halil Altındere için kullanıldığını da belirtelim. Bu tür eylemleri yapanları “bağnazlık”la suçlayan, “ülkem insanı”, “kendini engin denizlerde zanneden bir minik akvaryum balığı” diyerek küçük görüp aşağılayan, eylemi yapanın cesaretini “cahil cesareti” ve “kabalık” olarak yaftalayan bienalden çok bienalci ve sinik konum tam da Erim Bayrı’nın asıl hedefini oluşturuyordu. Nitekim Erim’in eyleminden sonra Bienal çalışanlarının çeviri yapmaya başlaması, Brian Holmes’un böyle bir eyleme kibirle değil, çevirmenin eksikliğini açıklamak için Bienal’in parasızlığı bahane ettiğini söylemesi eylemin sorgulatıcı potansiyelinin ilk elden kabulünün tezahürleriydi. Ama ne yazık ki, sanatçılarımız ve genç küratörlerimiz o geniş ve açık mizaçlarına bu basit ve şiddetsiz eylemi sığdıramıyorlar.


Bu arada Bienal’le ve onun finansal yapısına yönelik her eleştiriyi ulusalcık ya da milliyetçilik diye bir kenara koyma kolaylığına kaçmak ise kendi günahlarıyla ve tutarsızlıklarıyla yüzleşmemek için son bir hamle ile ikiyüzlülüğe tutunma çabasından ibaret. Erim Bayrı’nın eylemini gemi azıya almış Kemalizm süslü milliyetçiliğe indirgeyen ve onu otorite yerine kınayan bir konum, kendisini otoritenin ve yine gemi azıya almış liberal kapitalistlerin yanında bulmaktan alamayacaktır.


Anlamak için en ufak bir çaba göstermeyen yargılama meraklılarını kendi hallerine bırakalım ve eylemin sorgulatıcı potansiyeline geri dönelim. Evet, genel olarak sanatın, sanat ortamının ve Platform ve Bienal kapsamında düzenlenen çeşitli panellerin ve sergilerin dışlayıcılığı kökleri derinlere giden bir sorun olarak önümüzde duruyor. Özellikle konuşmanın veya serginin içeriği belli bir siyasi söylemi, diyelim toplumun sanatçıların girişimiyle tekrar örgütlenmesi ya da kamusal alanın kurulması gibi önermeleri de içeriyorsa bu sorun çok daha can alıcı bir şekilde ortaya çıkıyor. Öyle ya kim, nasıl, hangi ortak paydayla ve hangi ilişki ile dayanışmacı bir örgütlenmeye girişecek?


Burada Erim Bayrı’nın eylemi üzerinden düşünülmesi gereken birinci mesele, sanat alanında dil yani İngilizce bilmek üzerinden sınıfların varlığını tespit edebilir miyiz diye düşünmektir. Ekonomik determinizminden kaynaklanan kaba sınıf ayrımının yerine Bourdieu’nün çok daha incelikli kıstaslarını göz önünde bulundurmalıyız. Mladen Stilinovic’in “İngilizce konuşamayan sanatçı, sanatçı değildir.” önermesini de aklımıza getirmemiz gerekiyor. Sanat alanında uluslararası ve yerel ölçekte, geldikleri ve doğdukları şehirler, konuştukları dil, içinde bulundukları grup, edindikleri sosyal sermaye, kültürel sermaye gibi kıstaslara göre sınıflar var mıdır? Varlarsa ne kadar etkilidirler, dışlama ve içleme mekanizmaları nasıl işler? Bütün bunlar ayrıntısıyla tahlil edilmesi gereken sorular. Ama sınıfların verili olmadığını, durağan olmadıklarını söylememiz gerekiyor. Sınıflar Bourdieu’nün deyimi ile toplumsal uzayda birbirleri kurdukları ilişkiler içerisinde ortaya çıkıyorlar. Ve kendi içlerinde sessiz anlaşmalar, yazılı olmayan kurallar vasıtası ile son derece baskıcı ve dışlayıcı olabiliyorlar. Söylemeye gerek yok, bütün bunlar sanat etkinliklerinin -finansal arka planla koşutluk içinde- hiç de masum olmayan toplumsal-kültürel bir zemin üzerinde yükseldiğini söylüyor. Uluslararası ölçekte sanatın belli bir simgesel sermaye üzerinden yürüyen dışlama mekanizmaları en çok da Doğu Avrupalı ve Türkiyeli sanatçıların malumu. Her halde bu nedenle mazlumun zulmü daha acımasız oluyor.


İkincisi mesele ise, dil sorunu aşıldığında karşımıza hiç de küçümsenmeyecek bir yığın engelin çıkmasıdır. Bu arada, ekonomik zorunlulukların arkasına sığınarak çeviri hizmetinin pahalılığından dem vurmak inandırıcılığı olmayan yetersiz bir savunma jesti olarak kalmaya mahkûm. Çevirinin yapıldığı ve daha geniş bir salonun sağlandığı kimi konuşmalarda (mesela yakın bir örnek Platform’un düzenlediği Hans Ulrich Obrist’in konuşması ), basit bir çözümle var olan pratik engellerin hızlıca aşıldığını söylemek mümkün. Fakat Obrist’in konuşmasından sonra, bir sorunun Obrist’in Londra Serpentine Galery’de düzenlediği Maratonlara izleyicilerin katılım koşullarının yok sayılmış olduğunu hatırlatması oldukça önemli bir nokta idi. En azından sanatın ve siyasetin, belli star ve profesyonellerin cirit attığı kapalı alanlar olarak sorunsallaşması bize özgü bir şey değil! Ayrıca yeni, dünden bugüne ortaya çıkmış bir şey de değil.


Dil sorunu aşılsa bile entelektüellerin kendi uluslararası veya yerel cemaatleri dışında toplumda yankılanabilecek düşünceler üretmeleri veya tarzlar geliştirmeleri nasıl mümkün olur? Genel olarak toplumdan bahsetmiyoruz elbette, tam da o toplumun bağrında bir çatlak açacak küçük ama nitelikli bir örgütlenmenin önünü açmak nasıl mümkün olabilir? İzleyicinin ve sanatçıların kendilerini Kafka’nın Dava’sındaki ünlü meseldeki kapının önünde hissettiği sanat, bütün kurumsal yapısı ile Bay K.’yı yabancılaşmaya ve özgüvensizliğe boğarken bu mümkün olabilir mi? Bu anlamda büyük kapıların, büyük kurumların, büyük gösterilerin işe yaramadığı, meselenin inceliğini karşılayamayacak kadar hantal ve atıl kaldıklarını son on senelik Bienal ve sanatsal kurumlaşma tecrübemiz göstermiyor mu? Daha küçük, tabandan ve yavaş ilerleyen aletlere ihtiyacımız var. Bu ise sanatsal bir üretimciliktense, kariyer planlarını bir kenara bırakmayı, uzun vadeli bir anganjmanı, uzun vadeli bir dürüstlüğü gerektiriyor.


Derinleştirilmesi ve konuşulması gereken çok şey var, bütün bunları söyleme fırsatını verdiği ve bazı şeylerin incelikle tartışılması gerektiğini hatırlattığı için Erim Bayrı’ya teşekkürlerimizi sunarız.




1 yorum:

Hür Hilmi Pîr neş'eyle dedi ki...

...sanat ''çevreleri''nin ya da bu entelijansiyanın sanat yapanı edinilmiş araçlar üzerinden kapana kıstırması ve dışlaması elbette haksız bir yaptırımdır ve bu entelektüel (?) çevre//komün (?) leri son raddede bozguna uğratıcaktır. bu sebeple bu sözlük fırlatma eylemini bir ölçüye kadar takdir ediyor, hattâ gayet ant-sitüasyonist sitüasyen bir eylem olarak görüyorum, bunu ben de yapabilirdim, yapmadım o ayrı. Ama siz de bu yazınızda 'magazinsel' dilini ve cv yapma merakını eleştirdiğiniz şahısla , onun size göre olan durumuyla aynı konuma indirgiyorsunuz bir yerde kendinizi, hem de gayet populist bir dil ve tutum içinde hiç de yapıcı olmayan bir eleştiri yaparak, bence, insanları tanımasanız da- tanıyor da olabilirsiniz tabiî- o insanın ve sizin, aynen sizin de belirttiğiniz gibi aynı yerelde güncel sanat üzerine çabaları olduğunu görmeniz ve dediklerinizden hazzetmeseniz dahi kendisine saldırgan olmayan bir dille, hattâ birinci elden yapıcı bir eleştiri yapmanız gerekiyor. ben böyle düşünüyorum, çünki sizin bu tutumunuz çoğulcu görünmesine rağmen son derece tekilci. teşekkür ederim, saygılar.